Son günlerde ülke olarak son derce sancılı bir süreçten
geçiyoruz malumunuz. Türkiye daha önce de bu tarz travmalar yaşamış olsa da ilk
defa bu denli büyük çapta ve bu denli hızlı bir olay yaşadı, yaşamakta. Hızdan
kastım olayların peşi sıra gerçekleşmesi. 17 Aralık 2013 günü ile şu an
arasında Türkiye tarihinin rahatlıkla 5 yılına yayılabilecek kadar fazla olay
yaşandı. Olaylar öyle bir hal aldı ki 17 Aralık’ta ne olduğunu bile unutmak
üzereyiz. Bir anda 87 milyar € yolsuzluğu gündemden düştü, konuşulmaz oldu. Ses
kayıtları, paralel devlet, emniyetteki görev değişimleri, HSYK, hizmet
hareketi, dershaneler vs. derken şu anda tam bir çıkmazda Türkiye…
Hikayenin en başına
dönelim, 2002 Türkiye;
Türkiye, 97 yılında Refah-Yol hükumetinin 28 Şubat süreciyle
devrilmesinin ardından gelecek 5 yıl boyunca hep bu olayın sancısını yaşadı.
2001 yılındaki büyük ekonomik kriz ve halkın biriken tepkisi yeni bir yüze
ihtiyaç duymuştu. Hatırlayacaksınız siyasi hayatımıza bir dönem ekonomiyi
kurtarması için Amerika’dan ithal bakan getirilmişti (Kemal Derviş). Halk o kadar bunamış olacaktı ki o dönemler
bir çocuk olarak süper kahraman olarak görmüştüm Kemal Derviş’i. Çünkü o
şekilde yansıtılıyordu çevreden. Daha sonraları durumun Kemal Derviş’lik
olmadığı da ortaya çıktı ve kendisi de ufak bir siyasi parti deneyiminden sonra
ortalardan kaybolup gitti.
Susurluk skandalı ve ardından gelen “Sürekli Aydınlık İçin
Bir Dakika Karanlık” eylemleri, 28 Şubat mağduriyeti, Refah Partisi’nin
kapatılması, büyük ekonomik kriz vs. vs. Anlayacağınız ülke tıpkı bugünlerde
olduğu gibi çok sancılı bir 5 yıl geçirmiş ve DSP-MHP-ANAP koalisyonu
iktidarlarının 3. yılında erken seçime gitmek zorunda kalmışlardı.
İşte bu ortamda yeni bir akım meydana geldi. Ilımlı İslam! Ne şiş yansın ne kebap
sözünün siyasi akıma dönüş hali gibi bir şey oldu benim gözümde her zaman bu
akım. Bu akımın öncülüğünü bizim “Cemaat” diye adlandırdığımız ama son dönemde
kendilerine verdikleri adla “Hizmet Hareketi” ve bu hareketin başında olan
Fettullah Gülen üstleniyordu.
Fettullah Gülen 28 Şubat sürecinde ülkede yaşanan
çalkantılardan ötürü Amerika’ya kaçmış -ki bana göre Amerika onu merkeze
çekmiştir – ve bu olaydan sonra da bir daha Türkiye’ye dönmemiş bir kanaat
önderi hepimizin bildiği üzere. Türkiye’deki yaşanan krizden en çok faydayı da
yine kendisi çıkarmış ve bugünlere kadar gelebilmiş bir kişi…
Ve evet o an geldi!
“Bunlar hep Amerika’nın oyunu abi ya!”
Amerika’nın 11 Eylül saldırılarıyla birlikte değişen
Ortadoğu planında istenmeyen bazı unsurların temizlenmesi ve plana uygun hale
getirilmesi elzemdi. Bu ülkelerden birisi de yine aslında kendi ürünleri olan
devrik lider Saddam Hüseyin’li Irak’tı.
Irak’ta savaş yoluyla yapmak zorunda kaldıkları değişimi Türkiye’nin mevcut
siyasi kargaşası içinde yapması hiç de zor olmadı Amerika için…
Fettullah Gülen ve hareketinin ılımlı İslam modeli hem
Türkiye Cumhuriyeti için hem de bölge ülkeleri için bir rol model olacak, bu
sayede İsrail üzerindeki baskı da azaltılmış olacaktı ki AKP, iktidarının
uzunca bir bölümünde İsrail ile ilişkilerin gayet iyi olduğu da bilinen bir
gerçektir. 2002’de erken seçime gidilmesiyle birlikte eşi benzeri olmamış bir
şekilde 2-3 ayda apar-topar bir parti kuruldu. Adalet ve Kalkınma Partisi!
Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Mehmet Ali
Şahin, Abdullatif Şener gibi Refah uzantısı Fazilet Partisi’nin dışında kalmış
olan yenilikçiler, Amerika ve onun güdümünde olan Gülen Hareketi’nin desteğiyle
partileşmiş ve ilk girdikleri seçimle de tek başlarına iktidarı elde etmişlerdir.
Hatırlayanlar olacaktır Erdoğan’ın o zamanlar çok ses
getiren hatta seçimi getiren bir sözü çok konuşulmuştu: “Milli Görüş
gömleğimizi çıkardık!”
Gerçekten de öyleydi çünkü öyle olması gerekiyordu. Refah ve
Fazilet Partilerinin kapatıldığı bir konjonktürde yine aynı söylemlerle ortaya
çıkmış olsalardı kendilerinin de akıbetlerinin diğer iki partiden farksız
olmayacaktı elbette…
Ee gömleği çıkarınca yeni bir şey giymek elzem oldu haliyle.
İşte karşınızda Cemaat – AKP işbirliği! Parti, ılımlı İslam politikasını
benimseyerek kuruluş aşamasında ve daha sonraları pek çok siyasi kesimden
siyasi karakteri bünyesine dahil etti. Bu söylemler ve bu tavırlar 28 Şubat
sürecinin mimarlarını da ikna etmek açısından önemli bir yer arz ediyordu.
Nitekim Devlet’in sahibi onlar, talibi ise kendileriydi ve onlarla iyi geçinmek
zorundaydılar. En azından köprüyü geçene kadar!
2002 – 2007 AKP iktidarı
ve devletleşme süreci;
Yüzde 10 seçim barajının da yardımıyla 3 Kasım 2002
seçiminden tek başına iktidar olarak çıkan AKP ve destekçisi cemaat devlet
içerisinde kadrolaşmaya başladılar. Bunu da devletin sahipleri olan statükoya
belli etmeden uzunca bir dönem gerçekleştirebildiler doğrusu. Bu 5 yıllık süreç
Türkiye’nin en huzurlu olduğu dönemlerinden birisi olabilir.
2007 Cumhurbaşkanlığı
seçimi: Statükoya karşı kılıçlar çekiliyor!
Ahmet Necdet Sezer’in görev süresini tamamlamasının ardından
ülkede “yeni cumhurbaşkanı kim olacak?” sorusu günlerce sorulmuştu. Recep
Tayyip Erdoğan’ın ismi çokça geçmiş olsa da statüko bu duruma şiddetle karşı
çıkmıştı. Bu durum halk tabanına da yansımış ve meşhur Cumhuriyet mitingleri
düzenlenmişti. İşte bu algının biraz da olsa kırılması adına 24 Nisan 2007’de
Recep Tayyip Erdoğan’a göre daha iyi imajı olan, daha ılımlı bir yapıya sahip
olan Abdullah Gül aday olarak açıklanmıştı.
27 Nisan 2007
E-Muhtıra!

12 Haziran 2007’de daha sonraları Ergenekon davasının
başlangıç noktası olacak bir gelişme yaşandı. AKP ve Cemaat statükoya karşı ilk
hamlesini yapmış ve Ümraniye’de bir gecekonduya düzenlenen operasyonda bazı
mühimmatlar ele geçirildi.
14 Mart 2008’de AKP
kapatılma davası başladı.
Statüko elindeki en büyük kozu oynamış ve AKP’ye laiklik
karşıtı olduğu gerekçesiyle kapatma davası açmıştır. Dava sonucunda AKP’nin
hazine yardımlar ½ oranında kesildi. Bu hamleyi de atlatabilen AKP ve artık
kadrolaşmasını neredeyse bitirmiş olan Cemaat eski devlet sistemine neredeyse
bir kıyım yaptı. Ardı arkasına gelen Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı gibi
davalar ile daha önce dokunulması hayal bile edilemeyen kişiler birer birer
cezaevine girmiş, böylece AKP açısından en büyük tehlike ortadan kaldırılmış
oldu.
Bu arada kişisel olarak bu davaların açılmasına karşı
değildim. En kötü yönetimin bile askeri yönetimden iyi olacağına inanıyorum.
Ancak gerek E- muhtıra gerekse Ergenekon davasında geçen darbe planlarının
gerekçeleri son derece haklı gerekçelerdi. AKP kesinlikle laiklik karşıtı bir
politika izliyordu. Üstelik darbe anayasalarından gelen bir hukuki hakları da
bulunmaktaydı.
Buradaki temel sorun aslında bugüne özgün değil. Türkiye
1923 yılında çok keskin bir dönüşüm yaşadı ve pek tabii bunun sancılarını
yaşamamak imkansızdı. Laik Devlet ile dindar halkı bir potada eritemiyor bu
ülke maalesef.
Kazanılan seçimler, temizlenen devlet kadroları ve yerine
yerleşmeler derken Recep Tayyip Erdoğan’dan beklenmeyen bir çıkış geldi
Davos’ta!
Meşhur One Munite
olayı…
Bugünlerde çoğu kişi bu sürecin dershanelerin dönüştürülmesi
ile başladığını düşünüyor. Bu sürecin başlangıcı bana göre One Munite olayıdır!
Nasıl oldu bilmiyorum ama Recep Tayyip Erdoğan birden bire
çıkardığı gömleği ve onun temsil ettiği anti- semitizm politikasını hatırladı.
İşte tüm dengeleri değiştiren hamlede bu oldu. Recep Tayyip Erdoğan ve Cemaat
ilk defa görüş ayrılığına düşüyorlardı. Cemaat yukarıda da bahsettiğim gibi
ılımlı İslam politikasının devam etmesinden yanayken AKP cephesinde bir şeyler
değişmişti. Asıl irdelenmesi gereken konu da budur bana göre.
Ne oldu da AKP
değişti?
Benim düşünceme göre AKP en başından beri Cemaati bir
sıçrama tahtası olarak kullanmak istedi ve kullandı da. Ardı ardına gelen seçim
zaferleriyle birlikte halk desteğini arkasına alan Recep Tayyip Erdoğan adeta
üzerine çelikten bir zırh giydi. Artık tek başına da ayakta durabileceğine
inanmaya başlamıştı. Tek adam olma hırsı bütün süreci günümüze kadar taşıdı.
2010 yılında Meşhur Mavi
Marmara olayı aslında iplerin aslında ne kadar önce koptuğunun kanıtı
niteliğindeydi. Bunu bugünlerde İHH derneğine yapılan operasyonlardan da
rahatça anlayabiliriz. İHH derneği bir AKP organizasyonu olarak yapılandırıldı
ve bile bile, isteyerek Gazze’ye gönderildi. Tahmin edebileceğiniz üzere Cemaat
bu konuda destekçi olmadı. Artık farklı dünyaların insanları oldukları
tescillenmişti.
2011 yılında Türkiye
“Oslo Görüşmeleri” ile adeta sarsıldı.
Tarihte ilk defa bir Türkiye Cumhuriyet’İ hükumeti bir terör
örgütü olan PKK ile masaya oturup, barış müzakerelerinde bulundu. Biz bunu 2011
yılında öğrendik ancak görüşmeler 2 yıl öncesine yani 2009 yılına aitti. Peki
bu görüşmeleri kim sızdırdı?
Evet AKP’nin kendi başına yaptığı ilk iş bu Oslo
görüşmeleriydi. Bu görüşmelerin ortaya çıkması ise hiç şüphesiz bir gözdağı
niteliğindeydi. Cemaat AKP’ye ilk uyarısını bu şekilde yapmış oldu. Artık geri
dönülemez noktaya geliniyordu.
Cemaat hükumetin kendisinden habersiz başlattığı açılım
sürecine ve görüşmelere KCK tutklamalarıyla karşılık veriyor ve hükumete
mesajını çok sert bir şekilde iletmiş oluyordu: “Yürütme senin olabilir ama
Yargı artık benim!”
2012 Şubat ayında Türkiye bir anda Mit ile savcıların köşe
kapamacasına şahit oldu. Cemaat Oslo görüşmelerinin faturasını Mit müsteşarı Hakan Fidan’a kesmiş ancak Başbakan
Erdoğan’ın karşı hamlesiyle Hakan Fidan sorgulanamamıştı. Artık açıktan kavga
etmeye başlamışlardı.
Bir süre boyunca didişme alt kademelerde devam etti ancak
hiç beklenmedik bir şey oldu!
27 Mayıs 2013 Taksim
Gezi Parkı olayları!
Bu konuyu ayrı bir yazıda irdeleyeceğim için kısaca
geçeceğim. Bizzat içinde bulunduğum için kesinlikle dış güçler, komplo gibi
saçmalıkları kabul etmiyorum! Gezi Parkı olayları gündemden ve her türlü
ilişkiden bağımsız bir tepki patlamasıydı. Ben hiçbir dış gücün etkisiyle
gitmedim oraya arkadaşlar! Ben boğulduğumu, yaşayamadığımı hissettiğim için
gittim oraya başka bir şey için değil…
Yalnız AKP bu olaydan kendisine yeni bir düşman daha
yaratmış ve bütün olayları dış, küresel güçlere bağlamıştı. Belki de bilerek
yaptılar ki bu denli orantısız müdahalenin olayları bitirmekten çok
alevlendireceğinin farkında olmayacak kadar salak değillerdir. Anlayacağınız
yine mağdurdular!
Benim yaşıtlarımda olanların pek çoğu hayatında en az bir
kere Cemaatin idare ettiği bizim “abiler” dediğimiz eve gitmiştir. İşte
Cemaatin en büyük kaynağı bu evlere gidip ideolojiyi yiyen kişilerdi. Bu evler
ve bu evlere öğrenci yönlendiren dershaneler tam bir uyum içerisindeydi.
Dershanelerin kapatılması demek ekonomik yönden büyük darbe olacağı gibi daha
da büyük darbeyi bahsettiğim bu çarka vuruyordu. AKP bütün baskılara rağmen şu
günlerde dahil dershaneler konusunda geri adım atmadı. Bu hamleyle hem ekonomik
hem de kaynak açısından cemaate “seni bitireceğim” demiş oldular.
17 Aralık 2013
Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu!
Cemaatin, hükumetin dershaneler hamlesine yanıtı inanılmaz
derecede sert oldu. Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir operasyon
yapıldı. Yolsuzluğun boyutu inanılmaz boyutlardaydı. Yolsuzluğun içerisinde yer
alanlar ise çok daha önemliydi. Tam 4 bakan ve oğullarının adı yolsuzluğa
karışmış, yolsuzluk şemaları akıl almaz derecede karmaşık şekilde dizayn
edilmişti. Yolsuzluğun şemasının analizini araştırırsanız bulabilirsiniz.
Bu tarihten bugüne kadar geçen sürece yetişmek neredeyse
imkansız. Yazının en başında da belirttiğim gibi normal şartlarda 5 senelik
olaylar topluluğu bu 1 aya sığdı ve devam da ediyor.
Bu kısmını tek tek analiz etmek en az bir bu kadar daha
alacağından kronolojisini içeren bir link paylaşacağım.
Yolsuzluğun kapatılmasına yönelik hamleler, emniyetteki
görev değişimleri, HSYK düzenlemeleri, savcının görevini yerine getirmeyen
polisler, başkalarından görev alan savcılar vs. vs. Kısacası aslında bugüne
kadar aslında zaten olmayan hukuk kavramı hiç bu kadar yok olmamıştı. Cümle
yanlış değil demek istediğim aynen bu. Zaten yoktu ama şimdi hiç yok…
Son bir değinmek istediğim konu da HSYK düzenlemesi! Hiç
öyle uzun uzadıya eleştirmeyeceğim. Bizim burada “Avrupa’da da öyle!” gibi
dünyanın en saçma savunma ve kabul ettirme mekanizması var! İçki düzenlemesi
yapılır “ama Avrupa’da da öyle!” denir, x düzenlemesi yapılır “ama Avrupa’da da
öyle” denir.
En son bu HSYK içinde böyle deniliyor. Yahu denilmesine deniliyor
da o Avrupa’da bakanın karısı 60 tl değerindeki alış verişini bakanlığa fatura
ettiği için bakan istifa ediyor, süper marketin çatısı çöküp insanlar ölünce
başbakan istifa ediyor! Senin gibi utanmaz, arlanmaz, katil değiller yani! Sen
önce oranın medeniyet seviyesine ulaş ondan sonra oraya göre yaşamaya
başlarsın!
Bu arada AKP için en büyük şans PKK ile yaptığı barış oldu. Hobi
olarak molotof atan PKK ve sempatizanları normal şartlarda bu kaos ortamında ortalığı
yangın yerine çevirebilirdi. Gelecek 10-20 şehit haberi bütün bu olayların
üzerine hükumeti çok zor durumda bırakabilirdi.
Bundan sonra ne olur?
Ben ülkeden kaçmayı düşünüyorum. Size de tavsiyem kaçın! 30
Mart 2014 yerel seçimlerinde de AKP kesin bir zafer kazanırsa çok kişinin
kellesi gider Daver!
Not: İnsanlar bu olayları anlatan yüzlerce sayfalık kitaplar
yazıyorlar. Ben burada 5-6 sayfaya sığdırmaya çalışıyorum ki bu işin uzmanı da
değilim. Sadece olayların bana yansıyan şeklini anlatmaya çalıştım.
Not 2: 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu ele alan geniş çaplı bir yazıyı da önümüzdeki günlerde yazacağım. Bu yazı sadece sürecin öncesini ele almıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder